ESAS'a Eklenen Son Maddeler

İçerik yayınları
Erzurum Sanal Ansiklopedik SçzlÛ×Û
Güncellendi: 1 hafta 6 gün önce

Mehmet Kırkıncı Hocaya Saygı

Cum, 08/13/2010 - 15:32
'Yazan drmes Tarih: 02.07.2010 10:02:35
HECEYİ DİRİLTEN CUMA ŞİİRLERİ (Nahak yere Sivas 27 Mayıs Toplama Kampında Çile Doldurmuş rahmetle andığımız M.Said Çekmegil’e ve saygı arz ettiğimiz Mehmet Kırkıncı Hoca’ya) ŞAİRDEN ÖLÜ OLMAZ Prof. Mes Solzhenitsy Benim şairlerim ölmez Hepsi üç-beş kişidir zaten Şairden cenaze olmaz Onlar dirilmişler erken: Kelimenin öz katıyla Rabbin sözünü duymuşlar; Burak benzeri bir atla Huzura alın koymuşlar Peygamber geleneği bu Fısıldasa dünya duyar Sayfalardan tankı topu İmanını arşa yayar Secdede alnıyla aslen Dönüş yolunda kükreyip Yolunu kesmiş bir aslan Korku salmış çok acayip Yüzüğünü atıp ağza Sakinleştirmişti onu İade etmişti sonra Ali, âli yüzüğünü… İlmin kapısı “Aslan”dır Benim şairlerim derin Canları ölmez imandır İster sevin, ister yerin! Hatta gel kız, iddiama Saçma bul mısralarımı Kafa at ana temama Sarsılsın beynin tamamı: Benim şairim ölse de Cenazesi bulunamaz Bedeni az gömülse de Şairim mevt kılınamaz Mevt, ölü sıradan mana Söz konusu şairimse; Ali Rab aslanı ama Ozanı ebedi kimse Çok yüksek mevki şiir Şair orunundan yüce Biri gider biri gelir İlahidir çaplı hece! .'
Kategoriler: Mustafa Çetin Baydar

Karakin Pastırmacıyan

Cum, 08/13/2010 - 15:32
'Yazan Mustafa Çetin Baydar Tarih: 10.06.2010 15:30:29
Etyranman ve Marie Pastırmacıyan'in oğlu olan Karakin Efendi 9 Şubat 1873'de Erzurum'da dünyaya gelmiştir. Erzurum'da Sansaryan Mektebini, Fransa'da Ziraat Mektebini İtalya'da Cenova Üniversitesi'ni bitirmiştir. Maden Mühendisi iken adaylığını koymuş ve 16 Kasım 1908'de 169 oy alarak Erzurum Mebusu seçilmiştir. 1912'de yine Er¬zurum Mebusu seçilmiştir. Bir ara Meclis-i Mebusan İdare Amirliği görevindede bulunmuştur. Ermeni Taşnak Komitesi'nin önde gelen şahsiyetlerindendi. 26 Ağustos 1896'da Pastırmacıyan liderliğindeki Taşnak Komitesi'ne mensup 26 terörist çantalarında ve torbalarında bombalar ellerinde silahlarla İstanbul-Galata'daki Osmanlı Bankası'nı işgal ettiler. Asker, polis ve halkın üzerine bomba ve kurşun yağdırmaları müslüman halkı ayağa kaldırdı. İstanbul'da Ermeniler'le Müslüman'lar birbirine girdiler 120 asker öldü, 25 asker yaralandı. Sivillerden kaç kişinin öl¬düğü ise tam olarak belirlenememiştir. Rus Çarı 2'nci Nikolay Sibirya'ya sürgüne gönderdiği Ermenileri af-edip Osmanlı topraklarına göndermiş ve hepsinin komutanlığını ise daha bir kaç yıl önce Meclis-i Mebusan'da görev yapan Karakin Pastır¬macıyan yapıyordu. Kafkasya'da karşı cephelerde çarpıştığımızda yandaşları Pastırmacıyan'a "Armen Garo"(Ermeni Kahramanı) diyorlardı. EFSANE KAHRAMAN AZİZ AĞA (1885-1920) Osmanlı İmparatorluğu Pastırmacıyan'la baş edemiyordu Teşkilat-ı Mahsusa'nın kurucularından ve siyasi bölüm şefi Dr. Bahattin Şakir Brastik'li Aziz Ağa'nın namını duymuştu. Aziz Ağa verilen görevi mutlaka layıkıyla yapabilecek bir insandı. Dr.Bahattin Şakir'in Ağa'ya verdiği görev şuydu: Ermeni çetelerinden oluşan kuvvetle Erzurum'u işgal eden Ermeni ve Don Kazaklarından oluşan elliye yakın özel korumaları an çok iyi korunan Pastırmacıyan’ı (Teşkilat-ı Mahsusa'nın büyük fedaisi ve- sillahşörü Yakup Cemil'in bile vurmaya gözü kesmediği) "Armen Garo" (Ermeni Kahramanı) lakaplı Karakin Pastırmacıyan'ı vurmak.. Aziz Ağa bir taraftan Vatan için canım feda derken bir yandan da son hazırlıklarını yapıyordu. Erzincan Muta¬sarrıfı Eşref Bey'in verdiği atı kabul etmeyerek kendi köyünde yetiştirdiği Kıratı ile gitmeyi tercih etti. İşte ülkesinin bu en zor döneminde Devlet büyüklerinden aldığı ta¬limatla Kemah'ın Brastik köyü'nden o canyoldaşım dediği Kırat'ına bi¬nerek o zor şartlarda tek başına Erzurum'a gidip yaklaşık elli kadar Rus, Ermeniler'den oluşan korumalarının içinde büyük bir cesaret ve soğukkanlılıkla Karakin Pastırmacıyan'ı tek kurşunla vurmuş ve o ateş çemberinde Yüce Allah'ın bir mucizesi ile Kıratı sayesinde kurtulmuştur. Erzurum umumi valisi Tahsin Üzer’in Aziz Ağa için söylediği şu sözleri de hatırda tutmak gerekir: “Dünya tarihinde yeryüzüne gelip geçmiş en büyük halk kahramanı Aziz Ağa’dır.” ERZURUM MERKEZLİ ERMENİSTAN RUYASINI BİTİREN ADAM Yıllar Sonra Erzurumlu Hasip Efendi bu olayı şöyle anlatacaktı; Bir gün akşama doğru Karakin Pastırmacıyan'ın konakladığı Karargah'ın önünden bir Kıratlı hızla uzaklaşıyordu. Tepeden bakınca Kıratı üzerinde sanki kimse yokmuş gibi görünüyordu peşinde Rus ve Ermeni kuvvetleri yaylım ateşi açıyorlardı. Kırat bir müddet sonra düşman kuvvetlerinden uzaklaştı, kıratın üzerindeki kişi kendisini doğrultarak tekrar Kıratına bindi ve yoluna devam ederek kayboldu. Sonra Karaki Pastırmacıyan'ın öldürüldüğünü duyduk düşman çekildi Erzurum kurtumuştu. Sonra Valimiz Tahsin Bey bu Kıratlının Brastikli Aziz Ağa olduğunu söyledi". Amerika'da yayınlanan Asparez Gazetesi Haberi Manşetten şöylı veriyordu; "Karakin Pastırmacıyan öldürüldü böylece Büyük Ermenistan rüyası bitti. Anadolu hızla Türkleşiyor" Bu kanlı komitacının Ölümü üzerine, Kafkas Ermeni Cumhuriyeti'nde Başbakan Ohannes Kocaznoni tarafında üç gün yas ilan edilecektir. (*)Tarihi Belgeler Işığında Ermeni Dosyası/ Engin Kanlıcaoğlu” Kendi yayını 392 s. Mayıs 2010 .'
Kategoriler: Mustafa Çetin Baydar

Hasan Celal Güzel

Cum, 08/13/2010 - 15:32
'Yazan Mustafa Çetin Baydar Tarih: 09.06.2010 14:28:56
Hasan Celal Güzel, 1945 yılında Gaziantep'de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Malatya'da tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat ve Maliye Bölümü'nden mezun oldu. Makro ekonomi alanında "Türkiye'nin İktisadi Büyüme Modelleri" adlı tezini verdi. Devlet Planlama Teşkilatı'nda (DPT) çeşitli ekonomik ve sosyal sektörlerde uzman yardımcısı, uzman ve sektör sorumlusu olarak çalıştı. Başbakanlık Müşavirliği, Başbakanlık Ekonomik ve Sosyal İşler Bakanlığı, İZDK Genel Müdür Yardımcılığı, İçişleri Bakanlığı Müşavirliği ve Müsteşar Yardımcılığı, DPT Genel Sekreterliği ve Müsteşar Vekilliği ve Başbakanlık Müsteşar Yardımcılığı gibi görevlerde bulundu. 24 Ocak 1980 ekonomik istikrar tedbirlerinin alınmasında önemli bir rol oynadı. 1983 yılında 38 yaşında Türkiye'nin en genç Başbakanlık müsteşarı oldu. Ayrıca; çeşitli üniversitelerde, akademilerde ve Kara Harp Okulu'nda ekonomi, maliye, hukuk, ekonomik ve sosyal tarih, ekonomik sistemler-doktrinler ve kamu yönetimi konularında öğretim görevlisi olarak hizmet verdi ve akademik çalışmalar yaptı. 1986 Yılında girdiği ara seçimlerde Anavatan Partisi'nden (ANAP) Gaziantep Milletvekili seçildi ve Turgut Özal Hükümeti'nde, Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü olarak görev aldı. 1987 yılı genel seçimlerinde yeniden milletvekili seçildi. Seçimlerden sonra Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı yaptı. Ayrıca, 1986-1989 yılları arasında Dışişleri Bakan Vekilliği görevinde bulundu. 1989 yılında yapılan ANAP Olağanüstü Kongresi'nde Parti Genel Başkanlığı ve Başbakanlık için adaylığını koydu. Ancak seçilemedi. 23 Kasım 1992'de Yeniden Doğuş Partisi'ni (YDP) kurdu ve Genel Başkan seçildi. 1994 Yılı sonunda "YENİ TÜRKİYE" isimli 2 aylık akademik dergiyi yayınlamaya başladı. Burası 8 yılda bir okul haline geldi. Bu süre içinde 3 bin 500'ün üzerinde makale ve 40 bin sayfalık külliyat ortaya çıkarıldı. Ayrıca Yeni Türkiye Araştırma ve Yayın Merkezi'ni kurarak demokrasi üzerine kitaplar yayınladı. 1998 Yılında Cumhuriyetin 75. Yıldönümü münasebeti ile 5 ciltlik bir 'Cumhuriyet' çalışması, Osmanlı'nın 700. Kuruluş yıldönümü için 12 ciltlik uluslararası 'Osmanlı araştırması ve 2002 yılında 21 ciltlik uluslararası 'Türkler' çalışmasını gerçekleştirdi. .'
Kategoriler: Mustafa Çetin Baydar

Fethullah Gülen

Cum, 08/13/2010 - 15:32
'Yazan Mustafa Çetin Baydar Tarih: 07.06.2010 17:42:08
Fethullah Hoca'yı anlıyorum Gazze'ye yardım filosu ile ilgili son çıkışından sonra Hocaefendi'nin bizleri bir kez daha hayal kırıklığına uğrattığını düşünerek hayli üzüldüm. Sonra o ilk anların infial hali geçince oturup enine boyuna düşündüm. Düşündükçe gördüm ki Hocaefendi aslında tam olarak söylemesi gerekeni söylemişti. Tutarlılık tam da böyle bir demeci gerektirirdi. Ben şahsen Hocaefendi hareketinin, -tabiatıyla- Bediüzzaman ekolü ile Nurettin Topçu'nun "Hareket" ekolünü birleştiren bir çizginin günümüzdeki yansıması olduğunu düşünüyorum. Aşağıda, Mehmet Sılay'ın son kitabında anlattığı, Nurettin Topçu'nun hayatından bir kesit bulacaksınız. Burada anlatılanları Bediüzzaman'ın meşhur "euzubillahi mineşşeytani ves siyaseti" (Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah'a sığınırım) sözüyle birlikte düşünelim: Dergi (Hareket) rayına oturduktan sonra, yayınevimiz sayesinde kitaplar da çoğalmaya başlamıştı. İstanbul'da kurulup, çatısı altında düzenli olarak seminer ve sohbetlerin verildiği, Anadolu Fikir Derneği şimdi de Ankara ve Erzurum'da kurulmalıydı. Ebubekir Erdem, Kayserili Mehmet Doğan ve Ezel Erverdi otobüs biletlerini alıp yola çıkmadan önce; - Memet, sen Hocaya yarın öğleden önce liseye öğretmenler odasına giderek ona uğrayacaksın ve aralık sayısı için başyazıyı isteyeceksin! Söyleyeceğin birşey var mı? - Anlaşılmıştır, Allah yol açıklığı versin, sağlıkla gidip dönün. Ankara'da Ali Birinci, Göncüler, Doğan ve Niyazi Adalıya, Erzurum'da da Atilla Maraş, Şucaeddin Erdem, Bekir Soysal ve Mutlu Binol'le cümle yarana selam söyleyin! Özellikle Feyyaz ve Fehim İbrahimhakkıoğlu'na... - Tamam, haydi eyvallah! - Güle güle, Allah'a emanet! Her taraf bembeyazdı, hele Sultanahmet...Kış İstanbul'a karla gelmişti. Amansız bir soğuk bastırmıştı, hemen herkes biraz nevazil veya gripti. Şapkamı kulaklarıma kadar indirip, parkamın bütün düğmelerini iliklemiştim. MTTB'nin köşesinden sola dönünce, İstanbul Erkek Lisesi görünüyordu. Cümle kapısındaki kar yeni kürelenmişti. Önümü kesen nöbetçi öğretmen nezaketle sordu; - Ne istediniz beyefendi? - Nureddin Topçu Hoca'yla görüşmek için gelmiştim de... - Şu anda derste olduğunu sanıyorum, ancak bir-iki dakika sonra çıkar. Buyrun öğretmenler odasına geçin lütfen... Geniş ve tenha bir salondu, uygun bir yere iliştim. Duvar resimleri çok eskiydi, derse hazırlanan öğretmenler yüksek perdeden konuşuyorlardı. Çıkış zilini farketmemiştim. Göz açıp kapayıncaya kadar Hoca çıkagelmişti. Hemen ayağa kalktım. - Hoşgeldin, nasılsın? - Sağolun Hocam, siz nasılsınız? - Niye uğradın, arkadaşların nerdeler, ne yapıyorlar? - Son yazıyı almak için gelmiştim efendim. Arkadaşlar da Anadolu Fikir Derneği'nin şubelerini kurmak için önce Ankara'ya gittiler, sonra da Erzurum'a... Daha ağzımdaki cümle bitmeden Hoca sözümü kesmişti. - Ankara'ya gittiler ha...dernek için ha? - Evet, efendim! - Dernek kurmak için öyle mi? - Evet efendim, ayrıca seminerler ve kitap çalışmaları... Bu geniş açıklamamla aferin beklerken Hoca yeniden sözümü kesip azarlayan tonda ve vurgularla bütün arkadaşlarımı benim şahsımda tenkit edip haşlamaya başladı. - Ne konuşuyorsun sen! Ne konuşuyorsun sen! Sesini birden yükselten Hoca lafımı ağzıma tıkamıştı, gergindi. Hatta çok hiddetliydi, nerede hata yapmıştım, neye uğradığımı şaşırmıştım. - Görüyorum ki, siz Ankara'nın yolunu tutmuşsunuz. Siyasetin yolunu tutmuşsunuz! Dergi ve kitap hariç, ben sizinle birlikte değilim. Sen kaçıncı sınıftasın bakayım? Söyle! - Cerrahpaşa Tıb, ikinci sınıftayım Hocam! - Sen harcanan kaçıncı nesilsin Ferruhlardan bu güne, biliyor musun? Hayır hayır dergi ve kitap dışında ben yokum, sizlerle birlikte değilim.... - Hocam siyasetle bir ilgisi yok arkadaşların! Bu girişim fikri ve edebi çalışmalara zemin hazırlamak için! - Hayır efendim, Ankara'ya gidişin geri planında siyaset vardır... (Kaynak: Sen harcanan kaçıncı nesilsin biliyor musun?) Nurettin Topçu da, Bediüzzaman da siyaseten kazanılacak başarı neticesi ele geçirilecek devlet erki ile toplumu tepeden aşağı doğru tanzim etmeye fikrinin yanlış olduğu konusunda aynı fikirdelerdi. Gardını almış müesses nizamın muhkem kalelerine tam da beklenen yerden hücum etmenin faydasının olmadığını görmüşlerdi. Artık genç nesiller bu yolda boşa harcanmasın istiyorlardı. Şimdi Fethullah Hoca da cemaatine, -tıpkı Nurettin Topçu'nun yaptığı gibi- sessizce, bir karşılık beklemeden, yaygara koparmadan bitmek tükenmek bilmez bir gayret ile çalışmayı salık veriyor. Öngörülebilir olduğu için tehlikeli "reaksiyonu" değil, yapıcı, müspet, neticeleri düşman için bilinemez, önü kolay alınamaz "aksiyonu" tembihliyor. Nurettin Topçu'nun dergisinin adı "Hareket" idi. Fethullah Hoca'nın dergisinin adı "Aksiyon"... Nurettin Topçu'nun yazılarında tarif ettiği isimsiz kahramanlar bugün dünyanın dört bir yanında cemaatin okullarının koridorlarında vazife icra ediyorlar. 28 Şubat'ın karanlık günlerinde yine canımızı yaktığını düşündüğümüz beyanatların sahibiydi hocaefendi. Ama 28 Şubat "reaksiyoner" İslamcı hareketin belini kırarken sadece bir kaç sene sonra 28 Şubatçıların belini kıran hocaefendinin "aksiyoner" hareketi olmadı mı? Muhtemelen hocaefendi suni sancıyla zorlanmış bir erken doğum neticesi, bebeğin ölü doğması endişesiyle konuşuyor. Mesajı bizlere değil aslında, düşmanlara... Endişesi düşmanla ilgili değil aslında, bizimle ilgili!... Bu yaklaşımın doğruluğu yanlışlığı tartışılabilir elbette ama en azından yazımın başında belirttiğim gibi bu kendi iç tutarlılığına sahip bir yaklaşımdır ve gayet anlaşılır gözükmektedir. Allah'ın hesabı bizim mahdut aklımızla yapacağımız hesaptan çok ileridir. Ve en doğrusunu Rabbimiz bilir. Allah tüm müslümanlara, "müslüman feraseti" nasib etsin. Bizi doğru yoldan, kendi yolundan ayırmasın. Salih Cenap .'
Kategoriler: Mustafa Çetin Baydar

Haluk Kırcı

Cum, 08/13/2010 - 15:32
'Yazan Mustafa Çetin Baydar Tarih: 06.06.2010 11:40:28
Sabah yazarı Sevilay Yükselir sarsıcı bir röportajla dikkat çekiyor bugün. 1978'de Bahçelievler'de o 7 Türkiye İşçi Partili (TİP) gencin ölümünden sorumlu olan Haluk Kırcı, Yükselir'in sorularını cevaplamış. İŞTE KARŞIMDA Gazetecilik zor meslek cidden. Düşünsenize benim durumumu. Bir insan var hayatınızda. Hiç tanışmamışsınız. Bir kez bile yüz yüze gelmemişsiniz ama hep nefret etmişsiniz. Adının geçtiği her yerde lanet okumuşsunuz. Ancak birgün kader sizi o insan la karşı karşıya getirmiş ve demiş ki; "İşte o katil karşında oturuyor. Haydi şimdi sor bakalım! Neden 1978'de Bahçelievler'de o 7 Türkiye İşçi Partili (TİP) genci öldürmüş? Neden o gencecik insanların canlarına kıymış?" diye. İşte bu haftaki röportajı tamamen bu ruh haliyle yaptım. Geçtiğimiz günlerde cezaevinden çıkan eski ülkücü katil Haluk Kırcı ile konuştum. Aklıma gelen her şeyi sordum. O da bütün samimiyetiyle cevap verdi. Saatler sürdü söyleşimiz. Röportajın sonunda kendisine de itiraf ettim: "Buraya gelirken ellerim ayaklarım titriyordu. Hatta bir ara gelmemeyi bile düşündüm. Ancak iyi ki gelmişim. Çünkü anlattıklarınızdan gençlere, özellikle şiddete meraklı gençlere ulaştıracak çok doğru mesajlar aldım. Evet; bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş demektir. Şiddet, sadece şiddeti doğurur!" Bahçelievler katliamındaki rolünüzü kabul ettiniz. "Evet ben yaptım!" dediniz. Evet kabul ettim. Reddetmedim. Ama bana biraz önce de, "Pişman olsam neye yarar ki!" dediniz. Sonuçta siz bir katilsiniz! Nedir samimi duygularınız? Ben yaşadıklarımın hesabını adalete verdim. Hatta fazlasıyla verdim. Bahçelievler olayı olduğunda 20 yaşındaydım. Şimdi 52 yaşındayım. Ben 20 yaşındayken Türkiye bir kardeş kavgasının içindeydi. Soğuk savaş operasyonları can alıyordu. Bugün o tecrübeleri yaşamış, o keşkelerin peşine düşmüş biri olarak söylüyorum. Bir insanın hayatından daha değerli bir şey olamaz. Ben "Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş demektir" diyen bir dine inanıyorum. Adalete hesap verdim. Asıl şimdi Cenab-ı Allah'a vereceğim bir hesap var. Şiddetle, vurarak, kırarak bir şeyleri çözmek mümkün değil. Şiddet şiddeti doğuruyor. Şiddet sadece dışarıdan bu ülkeyi seyredenlerin işine geliyor. OYUNA GETİRDİLER Niye öldürdünüz? Bu bir cinnet hali. Toplumsal cinnet hali. Ben ülkemin komünist işgal tehdidi ile karşı karşıya olduğuna inanmıştım. Bu tehdidi yapanlar şiddet uyguluyordu. Ellerinde silahlar kurtarılmış bölgeler ilan ediyor ve halk mahkemelerinde idam cezaları veriyorlardı. Bu devlete sahip çıkan, bu işgale direnen sadece biz vardık. Buna inanmıştık. Oyuna geldiğimizi anlayabilmek için 12 Eylül darbesinin yapıldığını görmemiz lazımdı. Sanal bir alemde yaşıyorduk ve çok kıyıcı olmuştuk. Benim yaptığım muhasebeyi bugün hayatta olan ve sokakta dolaşan 5 bin katil de yapıyor mu acaba? DİĞER KATİLLER NEREDE? Ne demek istiyorsunuz yani? 1970'li yıllarda tam 5 bin genç öldürüldü. Öldürülenler arasında benim canciğer arkadaşlarım vardı. 5 bin genç öldüyse, beş bin cinayet ve beş bin katil var demektir. Bu beş bin cinayetten yargılananlar arasında en uzun süre cezaevinde yatan kim? Bu cinayetlerin en fazla muhasebesini yapan kim? Sadece ben miydim katil olan? Ben cezamı çektim. Peki ya diğer katiller nerede? Geriye dönüp baktığım zaman kendim bile hayret ediyorum. Benim yedi sülalemde karakol yüzü gören insan yok. Ben cinayet işledim evet, adam öldürdüm. Allahın yarattığı bir canı almak akıl işi mi? Değil. Yüz bin kere değil. Bahçelievler olayı trajik bir olay. 12 Eylül öncesi cinayetlerinin sembolü oldu. Ama o öldürülen beş bin kişinin hepsinin katili ben değilim. Bir de azmettirenler var değil mi? Bu oyunun ne kadar çapraşık bir oyun olduğunu o dönemi yaşayanlar bilir. Çorum'u, Maraş'ı kim azmettirdi? 1 Mayıs 1977'yi kim planladı? O dönem Türkiye'yi yönetenlere bakın. Sokakta oluk oluk kan akıyor, parlamento aylarca Cumhurbaşkanı seçemiyor. İkisi de aynı işe hizmet ediyor. Darbeye! İşin ilginç yanı ne biliyor musunuz? Yıllar sonra ben 1999'da yakalanıyorum. Sayın Ecevit o zaman Başbakan. Dedi ki basına; "Haluk Kırcı vicdanını temizlemek için konuşsun!" Eğer Türkiye'de vicdanı temizlemesi gereken insanlar varsa onlar, öncelikle o gün Türkiye'yi yönetenlerdir. Ben 20 yaşında genç, atak, kesin kabulleri olan sıradan bir insandım. Benim yaptıklarımla Türkiye eğer saplantıya girecekse, benim vicdanımı temizlememle Türk gençliği kurtulacaksa ben her şeyi yaparım. Ben 20 yaşındaydım, onlar ülkeyi yönetiyorlardı. Böyle bir saçmalık olabilir mi Sevilay Hanım? ÖZEL OPERASYONLAR Kontrgerilla mıydı peki? O kadar basit değil. Ama Türkiye'de maalesef çok ciddi boyutta özel harp operasyonları yapılmıştır. Bu operasyonlardan birebir bildiklerim var. Bunu da çok açık şekilde söyleyeyim. Mesela Haziran 1979'da MHP Genel Merkezi'ni kimler kurşunladı? 1980'de Ziraat Mühendisleri Birliği'ne kimler saldırdı? Kimler oradaki insanları öldürdü? Kimler? Baksınlar. Bu olayların dosyaları orada duruyor. Yıllar sonra ordunun içinde birileri hakkında dosya açıldı, kapatıldı gitti. KİTABIMDA YAZDIM Provokasyon mu diyorsunuz? Evet provokasyondur. Bir tane değil ki; yüzlerce var. 'Adamların dosyası var' diyorum. Bu saldırıları yapanların asker kökenli oldukları tespit edildi. Ben size bir şey söyleyeyim. 1974'den sonra Kürt vatandaşlarımızın yoğun olarak yaşadığı bölgelerde Ülkü Ocakları kurulmuştur. Kimler kurdurtmuştur o ocakları? Oradaki arkadaşlarımıza kimler yardımcı olmuştur? Kimler bu arkadaşlarımıza silah ve mermi getirmiştir? Asker mi diyorsunuz yani? Yüzde doksan dokuz. Ben yazdım zaten. "Zamanı Süzerken" adlı kitabımda var. Maalesef o günkü şartlar değiştiği için kimseye anlatamıyorsunuz bunu. Yeni Spor Siteniz www.sporoku.com ETİKETLER : Sabah - Sevilay Yükselir - Haluk Kırcı.'
Kategoriler: Mustafa Çetin Baydar

Selam Ve Musafaha

Cum, 08/13/2010 - 15:32
'Yazan Mustafa Çetin Baydar Tarih: 04.06.2010 16:33:26
Selam Ve Musafaha Sosyal bağlar sağlamlaştırılmaya muhtaçtırlar. Bu bağları pekiştirmek, genel sözle sağlanamaz. Sosyal ilişki­ ve dostlukların daha bir güçlenmesi ve devamlı­lık kaza­nabilmesi için pratik örneklerin, açık ve özel mısdakların, ortaya konulması gere­kir. Selam ve musafaha da bunları sağla­yan iş­lerdendirler. Selam, dostluk için bir yeşil ışıktır. İki kişi bir­birle­riyle karşılaştıkları, bakıştıkları ve yüz yüze gel­dikleri vakit; sadakat, dostluk ve kardeşliğin ilk nişanesi selamlaşmak, ardından tokalaşmaktır. Birbirlerini tanıyan iki dostun karşılaştıklarını dü­şü­nü­nüz. Bu karşılaşmada birbirlerine söyleyecekleri ilk ve en güzel söz, sizce ne olmalıdır? Acaba siz, selam­dan daha güzel bir söz biliyor musunuz? Selamın Anlamı Selam, karşı tarafa güven vermedir. Yani, hem “se­lame­tini ve sıhhatini istiyorum” demek, hem de “ben­den yana rahattasın, emniyettesin ve sana bir eziyetim ulaşmaz” demektir. “Ben senin iyiliğini istiyorum; kötü­lüğünü isteyen, kinini besleyen ve düşmanlığını yapan biri değilim” demektir. Bu, iki müslüman’ın birbirine söyledikleri islami bir tahiyyat ve esenlik dilemedir. İşte bu, selamın, islami şiarı ma­nasıdır. Tokalaşmak ve birbirinin elini sadakatle ve sıcak bir şe­kilde sıkmak; muhabbetin, samimiyetin ve iyilik dile­menin diğer bir nişanesidir. Kalpleri birbirine yak­laştırarak aradaki sevginin artmasını sağlar. İki elin te­ması, yalan­, aldatma ve müna­fıkça olmazsa, kalpleri de birbirine yakınlaştırır. El elde olunca, iki kalbin bağı gibi sıcak olur, Dostun incitilen kalbi daha çok yumuşar. Evet… selam, Allah’ın isimlerinden biridir ve ilahî bir esenliktir. Selam, peygamber ve imamla­rın tavsiyesi­dir. Hatta bununla ilgili olarak şöyle bu­yurmuşlardır: “Kim selam vermeden önce konuşmaya baş­larsa, ona cevap vermeyiniz.”[1] Başka bir hadiste İmam Sadık (a.s) Allah’ın sö­züne şu açıkla­mayı getirmiştir: “Cimri, başkalarına selam ver­mekte cimrilik yapan kimsedir.”[2] Doğrusu… birine selam vermek; insanın gücü, ma­ka­mı, malı, parası ve itibarından hiçbir şey azaltma­dığı gibi, tersine sevgi oluşturucu ve mutlu­luk bahşe­dicidir; Allah’ın sevdiği bir hareket, Allah Re­sulü’nün metodu, Allah velilerinin yol ve ahlâkıdır. Aynı zamanda tevazu ve alçak gönüllülüğün nişanesi ve kibrin olmadığının göstergesidir. Mütevazı insanların, bununla zarar görmedikleri gibi, yücelme ve sevilmelerine de sebep olmaktadır. İmam Sadık (a.s) şöyle bu­yurmuştur: “Alçak gönüllülüğün nişanesi, karşılaştığın her­kese selam vermendir.”[3] Peygamber (s.a.a) ise şöyle buyurmuştur: “Birbirinizle karşılaştığınızda, selam ve musafahayla karşılaşın.”[4] Selamın Edep ve Âdabı Allah Resulü’nün bu konudaki ahlâkı, karşılaş­tığı herkese, hatta çocuklara bile selam vermesiydi. Özellikle çocuklara selam verme hakkında şöyle bu­yurmuştur: “Hayatta olduğum sürece terk etmeyeceğim beş sıfat vardır. Bunlardan biri de, benden sonra sünnet olması için çocuklara se­lam vermektir.”[5] Bu mübarek haslet, O’nun alçak gönüllülüğünden, güzel ahlâkından ve pak ruhundan kaynaklanıyordu. Bun­lar doğru, ancak terbiye gereği küçükler büyüklere selam vermelidirler. Hadiste Peygamber (s.a.a)’in şöyle buyur­duğu geçmektedir: Küçük, büyüğe; Bir kişi, iki kişiye; Az olanlar, çok olanlara; Atlı, yayaya; Geçen, durana; Duran, oturana selam versin.[6] Elbette, böyle olmazsa, tevazünün nişanesi olamaz. Selam; aşikar, yüksek ve karşı tarafın duyabi­leceği bir ses tonuyla veril­melidir. Selamın yüksek bir ses ve herkese verilmesi ile ilgili birçok hadis nakledilmiştir. Bu hadislere göre selam, duyulan yüksek bir sesle verilmelidir; du­dak altıyla, yavaş, anlaşılmaz ve ek­sik değil. Selama ve­rilecek cevabın da aynı şekilde ol­ması, yani karşı tarafın duyabilmesi için yüksek sesle ve açık verilmesi gerekir. Başkalarıyla karşılaşırken, bir meclise veya top­luma girerken eve ya da işyerine varırken, yavaş ve işi­tilmeyecek bir şekilde selam verirseniz, siz her ne kadar selam vermişseniz de, sesinizin yavaş olması, onların dalgın olmaları veya başka neden­lerden dolayı selamınızı işitmediklerin­den; sizi eğitimden yoksun, duyarsız ve kibirli biri olarak düşünebilirler. Ya da başkaları­nın sela­mına cevap verdiğinizde, yavaş, dudak altından, anlamayacak ve işitmeyecek bir şekilde verirseniz, bu du­rumda o kişi; ya sizin bir düşmanlık beslediğiniz ve mütekeb­bir olduğunuz için kendisinin selamına ce­vap vermediğinizi, ya da zorla ve istemeyerek cevap verdiği­nizi düşünebilir. Bu kötü anlaşılmalar ve kötü zanları ortadan kal­dırma­nın yolu; toplumsal ilişkilerde, dinin bu emirle­rine göre hareket etmektir. Yani aşikar bir şekilde selam ver­mek­tir. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuş­tur: “Sizden biri selam verdiği zaman, selamını işi­tile­cek bir şekilde versin ki, ‘ben selam verdim ama kimse selamıma cevap vermedi’ demesin. Selam vermiş olabilirsiniz, fakat onlar işit­meyebilirler. Sizden biri selama cevap verdiğinde yine açık ve yüksek sesle cevap versin ki, karşı taraf ‘ben selam verdim fakat kimse selamımın cevabını almadı’ deme­sin.”[7] Selam vermek müstahap ise de cevabı farzdır. El­bette en büyük mükafat, ilk önce selam veren kimse içindir. Selam verene, daha sıcak ve daha güzel bir şekilde cevap ve­ril­melidir. Çünkü selam, mümin tarafından verilen bir çeşit tahiyyat ve hediyedir. Hediyeye, takdir göstergesi olması için daha iyi bir şekilde karşılık vererek cevaplamak gerekir. Başkasının selamına daha güzel bir karşılık vere­rek cevaplamak Kur’ân’ın talimatıdır: “…Ondan daha güzeliyle karşılık veriniz. Ya da onun gibi bir cevapla karşılık veriniz.”[8] Tokalaşma Musafahanın (tokalaşmanın), dostluk ve muhab­bet oluşturduğunu, küdûret ve kaygıları da yok ettiğini söyle­miştik. Biz, ilgimizi ve samimiyetimizi tokalaşmak sure­tiyle gösteriyoruz. Birisine olan kır­gınlığımızı veya düşmanlığı­mız da, tokalaşmaktan uzak durarak hissettiri­yoruz. Bundan dolayı bu bere­ketli ve kutsal islami emir, dostluk ve kardeşlik iliş­kilerinin pekiştirilmesinde önemli bir role sahip­tir. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Birbirleriyle tokalaşan her iki müminin elleri­nin arasında Allah’ın eli vardır ve Allah’ın mu­habbet eli, karşı tarafı daha çok seven kimse ile be­raber­dir.”[9] İmam Sadık (a.s) da şöyle buyurmuştur: “İki müslüman kardeş birbirleriyle ka­rşılaşıp tokalaştıklarında, Allah-u Teâla onlara rahmet gözüyle bakar ve günahlarını, ağaçtan yaprakların döküldüğü gibi döker ve onlar ayrılana kadar bu böyle devam eder.”[10] Tokalaşma Usulü Tokalaşmanın da selam gibi usul ve âdabı vardır. Bunlardan biri, süreklilik ve tekrardır. Bir yolda, yol­cu­lukta ve görüşmede birkaç kez tokalaşmak yerinde olabilir. Ebu Ubeyde nakleder ki: “İmam Bakır (a.s) ile birlikte yolculuk yapıyor­dum. Bineğe önce ben biniyordum, sonra kendileri biniyorlardı. Bineğe binip yerimizi sağlamlaştırdığı­mızda, -sanki daha önce birbirimizi hiç görmemişiz gibi- se­lam verir, tokalaşır ve durumumu sorarlardı.. Merkepten aşağı indiğimizde de yine aynı şekilde selam verir, tokalaşır, durumumu sorar ve şöyle buyururdu: “İki müminin tokalaşmasıyla, yaprakların ağaçtan döküldüğü gibi onların günahları dökülür; birbirlerinden ayrılana kadar Allah’ın lütfü ve nazarı altında olurlar.” [11] Musafahanın diğer bir âdabı, incitme ve rahatsızlığa sebep olmayacak bir şekilde sevgi ve şefkatle el sıkmadır.[12] Cabir b. Abdullah der ki: “Resulullah’ın (s.a.a) yanına giderek O’na selam verdim. O hazret elimi sıktı ve buyurdu: El sıkmak, dinî kardeşi öpme gibidir.” [13] Ayrıca musafaha yaparken; tokalaşmayı uzatmak ve eli çabuk geri çekmemek, bu islami sünnetin diğer bir âdabıdır. Musafahada, elini geç çekenin mükafatı daha çoktur. İslam Pey­gamberi’nin de adeti böyle idi. Biriyle karşıla­ştığında, karşı taraf elini gevşetip geri çekmedikçe elini geri çekmezdi. Şüphesiz, kalpteki sevgi ve muhabbeti aşikar etmek gerekir. Sevgi, içte gizli olan bir hazinedir. Bu hazineyi, dışarı çıkarıp göstermek gerekir ki, faydası ve karşılığı görülsün. En açık hayır ve bereket, dostlukla­rın takviye edilmesi, irtibat ve tanışmaların sağlamlaşmasıdır. islami emirler gereği, mümin biriyle her karşılaştığınızda onunla tokalaşmalı; açık bir çeh­re ve güler bir yüzle onunla görüşmelisiniz.[14] Musafahanın diğer bir faydası da, kini gidermesidir. Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Tokalaşın; şüphesiz tokalaşmak, gazap, öfke ve kini giderir.”[15] “Musafaha edin; zira musafaha, düşmanlık, haset ve kini yok eder.” [16] Kadınlarla Tokalaşma İslam mektebî esaslarının çizdiği sınırlara göre; sosyal ilişkiler, alakalar ve dostluklarda namahrem olan­larla tokalaşmak haramdır. Sırf dostluk, arka­daşlık, tanış ve iş arkadaşı olma, dış seyahat­ ve resmi görüşmelerdeki diplomatik ve siyasi müla­hazalar, yabancı ve namahrem bir kadınla tokalaş­manın câiz oluşuna bir delil olamaz. Bu konuda gericilik aydın fikrinin bir yeri yoktur. Zira Allah Resulü (s.a.a) şöyle bu­yurmuştur: “(Namahrem) Kadınlarla tokalaşmam.”[17] Başka bir nebevi hadiste şöyle geçmektedir: “Eğer bir kadın, tokalaşmaması gereken na­mah­rem bir adamla tokalaşmak isterse veya tokalaşmaya mecbur kalırsa, ya da ona biat etmek isterse, bir per­denin arkasından (eli örten ve kapa­tan eldiven gibi bir perde arada) olursa sakıncası yoktur.” [18] Elbette amelin ölçüsü müctehidin fetvasıdır ve biz onu taklit ediyoruz. Her müslüman, kendi amelini şerî bir delil ve vesikaya dayandırmalıdır. -------------------------------------------------------------------------------- [1]- Sefinet’ul-Bihar, Muhaddis-i Kummî, c. 1, s. 645. [2]- Mizan’ul-Hikme, Reyşehrî, c. 4, s. 535. [3]- Hasal-i Saduk, s. 11. [4]- Sefinet’ul-Bihar, c. 1, s. 465. [5]- Bihar, c. 73, s. 10. [6]- Mizan’ul-Hikme, c. 4, s. 538. [7]- Usul-u Kafi, Kuleynî, c. 2, s. 645. [8]- Nisa / 86. [9]- Kafi, c. 2, s. 179. [10]- a. g. e, s. 183. [11]- a. g. e, s. 179. [12]- Bihar, c. 73, s. 26. [13]- a. g. e, c. 73, s. 23. [14]- Mizan’ul-Hikme, c. 5, s. 355. [15]- Bihar, c. 74, s. 158. [16]- Mizan’ul-Hikme, c. 5, s. 354. [17]- Kenz’ul-Ummal, 475. hadis. [18]- a. g. e, 25346. hadis. .'
Kategoriler: Mustafa Çetin Baydar

Sümmani

Cum, 08/13/2010 - 15:32
'Yazan Mustafa Çetin Baydar Tarih: 04.06.2010 12:13:06
Şiirlerinden Hareketle Âşık Sümmani’nin Hayatı Ve Düşünceleri Dilaver Düzgün 03 Haziran 2010 Perşembe XIX. yüzyılda âşık tarzı şiir geleneği içinde yetişen Sümmani, ortaya koyduğu şiirlerinde hem kişisel hayatıyla ilgili sorunları gündeme getirmiş, hem de üzerinde bulunduğu coğrafyanın, yaşadığı dönemin olaylarına değinerek çağının insanını ve yaşayış tarzını dikkatlere sunmuştur. Âşık tarzı şiir geleneğinde rüya ve bade, aşığın hayatında önemli bir dönüm noktasını teşkil eder. Rüyada pir elinden içilen badenin kişiyi şiir söyleme konusunda yetenek sahibi yaptığına inanılır. Asıl adı Hüseyin olan Sümmani’nin hayatındaki rüya olayı da aynı fonksiyona sahiptir. “On birinde ben ustamdan vird aldım” ve “Tarih seksen dokuz on bir yaşımda / Cem oldu başıma iş birer birer” mısraları aşığımızın on bir yaşında böyle bir rüya olayını yaşadığını gösteriyor. Buna göre Hüseyin, doğduğu köy olan Erzurum’un Narman ilçesine bağlı Samikale köyünün yakınındaki Ablaktaş mevkiinde uyuyakaldığı bir esnada kendisine bade sunulmuş, Gülperi adlı bir kız, pirler tarafından kendisine seyrettirilmiş, daha sonra da kendisine “Sümmani” mahlası verilmiştir. Kendisinde birtakım olağanüstü durumlar görülen Hüseyin, başlangıçta çevresi tarafından anlaşılamaz. Hasta, hatta deli olduğu söylenir. Sümmani, hayatındaki bu değişikliği bir şiirinde şöyle dile getirir: “Uyandım gafletten oldum perişan Bir nur doğdu âlem oldu ürüşan Selam verdi geldi üç beş dervişan Lisanları bir hoş sadası tek tek Lisanları bir hoş eder avazı Onlarda mevcuttur ilm ü elfazı Dediler cehdedin kılak namazı Aldılar abdestin edası tek tek Aldılar abdesti uyandım habdan Aslımız yapılmış hak ü türabdan Üç hat okuttular yeşil yapraktan Okudum harfini noktası tek tek Okudum harfini zihnim bulandı Yaralarım göz göz oldu sulandı Baktım çar etrafa kadeh dolandı Nuş ettim kırkların badesi tek tek İçtim badesini gördüm rengini Tam on sekiz saat sürdüm cengini Yar yüzünde saydım üç beş bengini Halhalın ardında hırdası tek tek Dediler Sümmani gel etme meram Adamı çürütür dert ile verem Ben için dünyada kavuşmak haram Hüdam böyle çalmış kalemin tek tek “ Bundan sonra Sümmani’nin hayatında yoğunluğunu Gülperi için söylenmiş şiirlerin oluşturduğu bir şairlik dönemi başlar. Sümmani bir âşıktır ve sevgilisi için şiirler söyler, ama o, herhangi bir kıza müptela olan sıradan bir insan değildir. Onun kişiliğinin oluşmasında aşk önemli bir faktördür ama bu aşk, birtakım olağanüstülüklerle örülmüş, estetik ve dini değerlerle süslenmiş, böylece kendine has yeni bir anlam kazanmış bir çeşit platonik aşktır. Kişiliğini oluşturmak için başka unsurlara da ihtiyaç vardır. Bunlar, kökleri çok eskilere dayanan zengin bir halk kültürü ve ilahi aşkı gaye edinen tasavvuf düşüncesidir. Bütün bu unsurlarla yeni bir terkibe varan Sümmani’yi Anadolu insanının duyuş tarzını âşıklık geleneğinin imkânları dâhilinde ortaya koyan bir şair olarak görüyoruz. Hem beşeri, hem ilahi aşk ile tanışan aşığımız, zaman zaman iç muhasebesi yapma ihtiyacını duyar, insanın iç dünyasında olup bitenler Sümmani’nin öncelikli problemlerinden biri haline gelir. Bütün bunlar, aşığın kendi iç dünyasının sorunları olduğu kadar mensubu bulunduğu toplumun yapısını da gözler önüne serer. İşte Sümmani’nin gönülle ilgili değerlendirmesi: “Deli gönül ile düştük bir cenge Hikmeti sorulmaz iştir bu gönül Günden güne girer her türlü renge Bazı solar bir kumaştır bu gönül Bazı yelkenini derin yürütür Bazı ah vah ile ömrüm çürütür Bazı lale sümbül çiçek bürütür Bazı pus dumandır kıştır bu gönül Bazı seyre çıkar hub seyranlanır Bazı nefse uyar pek bühtanlanır Bazı yoksul düşer perişanlanır Her derde ey geda baştır bu gönül Sümmani dünyada sen çekme yası Allah de silinsin o kalbin pası Göğsüne dayanır ecel pençesi O zaman yoklarsın boştur bu gönül” Sümmani, âşık tarzı şiir geleneğinin bir temsilcisi olarak Narman ve Erzurum dışına seyahatlerle bulunmak ihtiyacını duymuş, yani belli dönemlerde gurbet acısını tatmak zorunda kalmıştır. Bu ıztıraplar içinde kıvranan Sümmani’nin gurbet karşısındaki tavrı şu şiiriyle ortaya çıkar: “Çoktan beri terk-i vatan olmuşum Diyar-ı gurbette candan usandım El kahrı çekmeden gönlüm hiç oldu Aktı çeşmim yaşı nemden usandım Deli gönül ister dağları aşa Dünyada ne kaldı gelmemiş başa Benim gam yükümü yüklesen taşa Taş da dile gelir senden usandım Canım kurban olsun merdoğlu merde Benim emeklerim hiç oldu nerde Sümmani göç eyle durma bu yerde Ay yıl hafta değil günden usandım “ Sümmani, bir yandan manevi iklimlerin esrarengiz sarhoşluğunu yaşarken bir yandan da içinde bulunduğu toplumun çeşitli sorunlarına eğilir. O, önce insan olmayı, gerçek insan olmayı önerir. Fert ve toplum hayatının düzenli bir biçim kazanmasını sağlamak için sahip olduğu birikimi çevresine aktarır. İnsan yetiştirme problemini öne çıkarır. Bu amaçla söylediği şiirlerin birinde şöyle nasihat eder: “Tövbekâr ol gönül tarikten çıkma Şeytandan şefaat şifadar olmaz İylik eyle sakın bir gönül yıkma Görüşme kötüyle onda ar olmaz” Bir başka şiirinde şöyle der: “Sümman Hak emrine inanmak lazım Haktan gayrısından usanmak lazım Bed-haya işlerden utanmak lazım Gâh arlı gâh arsız haya sendedir” Yine bir tecrübe birikimi ve yine bir öğüt: “Divaneler kendi kendin överler Nihayet huzurda boyun eğerler Şüphe yoktur gelir kapın döverler Eğer dövmüş isen el kapısını Her belaya tahammül kıl şükreyle Her nefeste Yaradanı zikreyle Her kelamı derununda fikreyle Açma malayani dil kapısını Sümmani bihaber gezdiği rahtan Asla kurtulmadı hicrandan ahtan Her ne ister isen iste Allah’tan Yanılıp da çalma kul kapısını “ Her fani gibi Sümmani de kendisinin ölümlü olduğunun farkındadır. Bu nedenle hayatı boyunca iyilik etmek, gönül yapmak için çaba göstermek gerektiğini sık sık ifade etmiştir. dilaverduzgun@gmail.com .'
Kategoriler: Mustafa Çetin Baydar

Cimcime Hatun Türbesi

Cum, 08/13/2010 - 15:32
'Yazan Mustafa Çetin Baydar Tarih: 04.06.2010 11:56:12
TÜRBE ALTINDA MUMYA ODASI ÇIKTI Cumhuriyet Caddesi üzerinde bulunan Cimcime Hatun Türbesi’nin altında mezarlık ve mumya odası bulundu. 03.06.2010 Cumhuriyet Caddesi üzerinde bulunan Cimcime Hatun Türbesi’nin altında mezarlık ve mumya odası bulundu. Türbede yapılması düşünülen rölöve çalışmaları esnasında bulunan mezarlık ve mumya odasına, çevre esnaf ve vatandaşların şaşkın bakışları arasında girilirken, buluntuyla ilgili olarak son kararın, Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu tarafından verileceği bildirildi. 14. Yüzyıl başlarında yapıldığı tahmin edilen Cimcime Sultan Türbesi’nin altında, mezarlık ve mumya odası bulundu. Erzurum Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü tarafından Cimcime Sultan Türbesi’nde yapılması planlanan rölöve ve peyzaj çalışmaları esnasında bulunan gizli oda, herkesi şaşkına çevirdi. Müze Müdürü Mustafa Erkmen, Rölöve ve Anıtlar Müdürü Suat Bakır ve Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu Başkanı Prof. Dr. Hamza Gündoğdu’nun da hazır bulunduğu kazı çalışmaları, vatandaşlar tarafından ilgiyle izlenirken, türbenin hemen altındaki gizli odada, iki adet mezar ve mumya odasına rastlandı. Konuyla ilgili olarak bir açıklama yapan Erzurum Müze Müdürü Mustafa Erkmen, Cimcime Hatun Türbesi’nde bulunan mezarlık ve mumya odasıyla ilgili bilgiler verdi. Erkmen, Cimcime Hatun Türbesi’nin etrafının, Büyükşehir Belediyesi tarafından açıldığını hatırlatarak, bu çalışmaların ardından türbeye ait kitabenin ortaya çıktığını dile getirdi. MUMYA ODASINDAKİ İKİ MEZARIN KİMLERE AİT OLDUĞU BİLİNMİYOR… Erkmen, “Burada bazı rölöve çalışmaları yapılması yönündeki çalışmalarımız vardı. Türbenin alt katının olup olmadığı konusunda bir kazı yapılması gerekiyordu. Bu kazıyı da, teknik ekiple birlikte gerçekleştirdik. Yaptığımız bu kazı çalışmasında, türbenin altında iki adet mezarlık ve mumya odasına rastladık. Odada iki adet mezar ve mumya odası bulunuyor.” diye konuştu. Türbedeki kitabeden anlaşıldığına göre, yapının İlhanlılar dönemine ait olduğunun anlaşıldığını kaydeden Müze Müdürü Erkmen, “Bu gibi yapıların alt katlarında genellikle mezar odaları bulunur. Burada zemin araştırması yapılması lazım. Eğer alt katta mazgal ya da pencere varsa, bunların da ortaya çıkarılması gerekir.” dedi. Mumya odasındaki iki adet mezarın kime ait olduğunun bilinmediğini vurgulayan Müze Müdürü Erkmen, burada yapılacak olan çalışmaların şekline dair en son kararın, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından verileceğini sözlerine ekledi. CİMCİME HATUN TÜRBESİ İLE İLGİLİ GÜNÜMÜZE ULAŞAN BİLGİLER… Erzurum, Cumhuriyet Caddesi’nde, Ulu Cami’nin kuzeyinde bulunan Cimcime Sultan Kümbeti’nin XIV.yüzyılın başlarında yapıldığı sanılmaktadır. Türbenin büyük bir kısmı yol seviyesinin yükselmesinden ötürü toprak altında kalmıştır. Kümbet Erzurum’un yöresel Sivişli (Keverk) taşından yapılmış olup silindirik gövdeli taş konik külahlıdır. Kümbetin gövdesi birbirine bağlanmış yuvarlak kemerli sütunlarla bir revak konumuna getirilmiştir. Konik külahın altında dışa taşkın bir silmesi bulunmaktadır. Türbenin su basmanının yukarısındaki gövde, birbirine paralel, kalın çift kabartma çubuklarla daire şeklinde kemerler oluşturmuştur. Böylece dıştan 12 köşeli olmamasına rağmen böyle bir gövde görünümü vermektedir.'
Kategoriler: Mustafa Çetin Baydar

Yağan Baba

Cum, 08/13/2010 - 15:32
'Yazan Mustafa Çetin Baydar Tarih: 04.06.2010 12:11:21
YAĞAN BABA – 2 – “Biz Gani olan Allah’a muhtacız. Bunu Şüphesiz ben fakir bütün işlerimi Tebriz’de mülkü ve hakanlığı korunmuş Gani olan Allah’a havale ettim Mu’tasım Billâh zamanında Seyit Şerif Seyit Muhammed Fani b. Seyit Muhammed Ekber en-Nakib’in oğlu Muhammed Ekber en-Nakib ale’l-Hüseyin Seyit Şerif Muhammed Fani yazmıştır. “ Selçuklular Devleti ve daha sonra Osmanlı Devleti zamanında devam eden, Peygamberimiz (S.A.V) soyundan gelenlere, yani Seyitlere büyük bir hürmet gösterilirdi. Halkın o zatları incitmemesi, halk tarafından Seyit olduğunun bilinmesi açısından devlet tarafından bir belge tanzim edilirdi. İslami bilgilerle donatılmış Nakibül Eşraf denilen büyük bir kurul tarafından Peygamber soyundan gelenler bilinir ve halka da bu zatların Seyit olduğu bildirilirdi. Halil Divani’nin doğum ve ölüm tarihi bilinmiyor. Ancak bu vesika Seyit olduğunu belgeliyor ki, bu önemli vesikaya göre Halil Divani Hz. Hüseyin ve oğlu Zeynel Abidin evlatlarındandır. Tarikat izinnamesinde şeyhinin şeyhi olan Seyit Şeyh Ahmet el- Harputi; Peygamber Efendimiz soyundan gelip Seyit olan Fatih Ahmet Baba 13. Asrın ilk çeyreğinde Türkistan’ın Belh şehrinde doğdu. Hocalarından Ahmet Hallaç el-Belhi vasıtasıyla Silsilei Aliye büyüklerinden Ali Ramiteni (Doğumu Buhara-ölümü M.1328 Harzem) hazretlerinin talebesi oldu. M.1313 yılında Harput’u Ermenilerden geri almak üzere sefere çıkan İlhanlı ordusuyla bölgeye geldi ve şehrin fethi sırasında şehit düştü. Türbesi Harput’a, 1–1,5 km mesafede bir vadide olup, Güllü bağlara giden yolun sağ tarafındadır. (1) Diğer Şeyh Tacettin İbrahim el-Fatih: İslam âlimlerinden ve evliyanın büyüklerinden İsmi İbrahim, künyesi Ebu’s-safvet, lakabı Tacuddindir. Doğum tarihi bilinmeyen Tacuddin İbrahim Zahidi Geylani Azerbaycan’da bulunan Geylan nahiyesine bağlı Siyaverü isimli köyde doğdu. Medrese eğitimini Seyit Cemalettin Ezheri’den tamamladı. H.705 (M.1305)senesinde Geylan yakınlarında bulunan Lenger-i Künan denilen yerde vefat etti. Kabri oradadır.(2) Yüsuf Halveti; Büyük velilerden. İsmi, Yüsuf Halvetidir. Ahi Yüsuf Halveti de denir. Seyit olup, soyu Peygamber Efendimize ulaşır. Büyük dedesi Ahmed Kebir hazretleridir. Şirvanda doğdu. Doğum tarihi bilnmemektedir. 1308 (H.708) tarihinde Şirvan’da vefat etti. Dergâhındaki türbesine defnedildi. Vefat ettikleri zaman Sultan Gıyaseddin Mes’ud’un saltanat zamanıydı. Yusuf Halveti, Şeyh Zaid hazretlerinin sohbetlerinde yetip olgunlaştı. Ondan icazet, diploma alıp insanları irşada hak yolun bilgilerini öğretmeye memur edildi. Veli bir zat olunca, Anadolu’daki insanları irşad için oraya gitmeye memur edildi. Niğde şehrine gelip, insanlar arasında Tepeviran denilmekle meşhur olan yere yerleşti. Orada bir dergâh ve bir cam inşa etti. İnsanlara hak yolun bilgilerini, edebini öğretmekle meşgul oldu. Çok kerametleri görüldü.(3) Yusuf Halveti’nin bilinmeyen bir sebeple memleketine geri döndüğü anlaşılıyor. Yusuf Halvetinin büyük dedesi Ahmed Kebir ve Seyit, Hali Divani’nin de büyük dedesi Ahmed ve Seyit bunlar amcazade. Şeyh Seyit Ahmedi Kebir tarikat izinnamesinde de ismi geçmektedir. Bu aile fertleri Şirvan’dan Anadolu’ya gelip, Halvetilik yolunun tebliğcileri olması kuvvetle muhtemeldir. Bu durumda Seyit Halil Divani İlhanlı akınları sırasında gelerek Yağan Baba (Paşa) zaviyesine (13. asır ilk yarısı –14. asır başları) yerleşip hayat sürmüş olduğunu şecere ve bu bilgiler gösteriyor. Şecerede Halife Mu’tasıl zamanından bahis edilirken zamanlama hatasına düşüldüğü kanaati doğuyor. Bazı kaynaklarda aynı yazımla karşılaşıyoruz. Mesela: Şeyh Radiyyüddin Ali Lala Mu’tasım Halife zamanında H.642( M.1244) de vefat etmişti ve Horasanda medfundur.(4) Celalettin Tebrizi Hindistan evliyasının büyüklerinden, Tebriz taraflarında doğdu. Doğum tarihi belli değil. H.746 (M.1345) yılında Bengal bölgesinde vefat etti. Celalettin Hazretlerinin kerametleri meşhur oldu. Hülagü’nün işgal ettiği Bağdat’ta halife olan Mu’tasımın katledileceğini, Allahu tealanın izniyle bir gün önceden işaretle haber verdi. Ertesi sabah halife hunharca katledildi.(5) El-Mustasım Billâh Abbasi İmparatorluğunun 37. ve sonuncu halifesi H.640(M.15 Kasım 1242) Hilafet makamına oturdu. H.656( M.20 Şubat 1258) Moğol orduları (İlhanlı) Bağdatı istila sonucu Hülagu tarafından öldürüldü. El-Mustasım o coğrafyada el- Mu’tasım olarak anılmış ve yazılmış. El-Mu’tasım Billâh Ebu Muhammed, ordu ve devlet idaresinde Türklere vazifeler vererek, Türkleri ilk defa İslam tarihine sokan insan H.180 (M.797) olduğundan, El- Mustasımı ihtimaldir ki kendileştirerek El-Mu’tasım yapmışlar. Genelde vakfiyelerdeki tafsilat risaleler elden ele dolaşırken muhtelif adamlar tarafından ilave ve çıkarmalar oluyor. Bu vakfiyede de böylesi var gibi. Tuğrul Bey zamanında, kendisine başvurularak, kalabalık ailelerine ve oymaklarına yurt isteyen Türkmenlere aynı düşünce ve umutlarla batıya giderek “Rum ülkelerine sefer ile gaza yapmak” gibi yerinde bir teklif yaptı. Türkmen oymak beyleri 1045 yılından itibaren ve İbrahim Yınal komutasında Aras nehri boylarını takip eden seferle Arzan (Kara Arzan) şehrini zaptı sırasında(6) Yağan Paşa da Aras nehri boylarına yerleşen oymak beyi, Gazi ve Alp Eren olması kuvvetle muhtemeldir. Yağan Paşa zaviyesini kurup yerleşmiş, kabri meçhul. Yalnız kendi adını taşıyan camisi bizlere kalmış yadigâr. Vakfiye H.440( M. 1048) Tarihli “ Vakfiye Türkiye sınırları içindeki tarihi eserlerin en eskisinin bir vakfiyesi olarak kabulü ciddi ilim eserlerinde yer almıştır. M.CEVDET- Zeylun ala Fasl-il Ahiyet-il-Feteyan-it- Türkiye adlı Arapça eserinde bu vakfiyenin Evkaf nezareti vakıflar defterinde kayıtlı vakfiyelerin en eskisi olduğunu söylüyor.”(7) Bu yöremizi on birinci asırda Yağan Paşa, ondan iki asır sonraları Seyit Halil Divani şenlendirmiş ve şereflendirmiş. Bu iki mübareğin ruhları şad makamları Cennet olsun.   Kaynakça: (1) Doğu Anadolu Evliyaları S.171. T.G. Yayınları. (2) Horasan Evliyaları S.387. (3) Türk dünyası Evliyaları S.263 (4)Prof. Dr.F. Köprülü Türk Edeb. İlk Mutasavvıflar S.95.dip not.34 (5)Hindistan Evliyaları S.17 T.G. Yayınları (6)Yar. Doç. E.Kürkçüoğlu V-IV. y.y Erz. Tar. S.66 (7) İ.H.Konyalı Erz. Tar. Anıt. Ve Kit. S.487   .'
Kategoriler: Mustafa Çetin Baydar